| |
Nedendir bilinmez vakitsiz zamanlardaki hercai geliş ve gidişler. Bir siluet çizilir ve giderek netleşir resim. Felaketler ülkesinin topraklarında esasen her anın kaotik yaşandığının farkındalığı, çok da mağrur olmasını sağlamıyor vatandaşlık bağı ile bağlanmışları. Yoksa ülkemin bulunduğum yerden doğusuna doğru tufan olup akan, tepelerdeki bağlanmışların ağlanmışlık birikintileri miydi?
Tek kişilik yürekte hangi kahrı yaşayacağın meçhul iken, damla damla buzlanma yaşanıyor ise güneşte huzur bulup ayrılığa tutulur. Asırlık çınar umut büyütemez dallarında o zaman. Yollar yorulur, dağ sis büyütür, gözden çiğ düşer. Dahası tarifsiz kelimelerin yosun tutar, sessizliğin ve sensizliğin en koyu karanlığında. Geceler üstüne düşer. Hazan mevsimi hiç bitmeyecek gibi görünür. Mucizeni yaratmayı düşlersin ve uzandıkça tuzlanan, acı veren, yeşillenen sevdaya bir atlas açarsın. Hiçbir nehir içindeki taşmayı dökmene izin vermez. Hani senden evvel ölüm yok dersin ya; yaraların kabuk bağlamakta nazlanır ve ruhun kilitlenir. Kızılcık şerbeti içme vaktidir artık. Sen artık kendin değilsindir. Çarık çürüten rotaların, hancısını arayan yolcususun gurbet yüklü özlemlerde. Eyyy hayat; bilirim ben bu seher zaman sancılarını… Ve Kerem eylenen sevdanın aklı baştan çıkarıcılığını…
Yedi canlı, elden düşme, imitasyon hayatı yaşamak nedir? Bodrum’da Sabiha ebe olmak nedir? Yasaklı olana söz yazmak, diz koymak nedir? Derin yaranın üzerine esen dindirici rüzgarın kesilmesi midir? Baraz Otel önünde Sabiha ebenin ayağını kaç kez içine aldı acaba denizin kumsal yalaması? Mendirekteki fenerin her bir sönüş ve yanışında ki gibi mi atardı yüreğin Sabiha ebem bilmiyorum? Yüzlerce doğuma uzanan ellerin kaç kez dokuz doğurdu bilemiyorum elbette. Lanetlenmiş ve yasaklanmış bir aşkın gölgesi hala sende yaprak dökümünü yaşamıyor. O yüzdendir ki; hala sen bizim Sabiha annemizsin. Ve o yüzden her berrak günün sabahında yeniden doğurursun bizi. Bir evlat daha canımızdan türedi Sabiha ebe. Adı Atilla. Her ne kadar sen buluşturmasan da Atilla’yı yaşamla, bakılmaya doyulmaz bir güzellik. Koklamaya doyulmaz bir serserilik.
Uzun ve sancılı bir geçmişe göz kırpanlar kar mevsimde üşümezler. Düşlerini ışık huzmesinden süzerler. Sislerin ardından kor ateşleri en karanlık gecelere taşıma cesaretini taşır onlar. Bunu hissetmek için kulağın duysun, dilin ahraz olmasın, gözün kemleşmesin. İnan tüm zamanlara hükmedersin ve yeni keşifler için riskli yolculuklara hazırsındır artık. Gelişine kızıl güller ektiğin hayat seni bekliyor artık. Küllü yolların pusu kurduğu gece seninle aydınlanır gayrı. Direnmek tökezlememeyi gerektirir.
Huyun dayına benzemez umarım Atilla bebiş. Şu anda ben bu satırları yazar iken uyumaktasın usul usul. Ya da gaz çıkarma sancısında. Çok geç büyüyorsun be Atilla. Çok geceler düştü üstüne. Gaz sancısından beter nice aşk, yürek sancıları bekliyor seni. Savaşmak sırası sende. Karşılığı olmamasına rağmen, umudu büyütmenin erdem bayrağı senin yumuk ellerinde büyüyecek. ATO canım bu dünyanın senin iradene ihtiyacı var. Bil ki; sen istemez isen yaprak kımıldamaz. Ama unutma ATO, onların kötü dediği şeylere doğru atacağın hiç bir adım yüreğimi kanamaz. Yaşamak ve savaşmak sırası sende ATO… Hoş geldin. Süt dolu bir torbayla iyi ki geldin. Bir göz kırp bakayım hayata canımın içindeki canım. Ulaşamadığın hallerine, savruluşlarına, kalabalıkların içersindeki yalnızlığına şimdiden muzip bir göz kırpışı gönder ATO. Güzel, masum gözlerine; usul usul uykulu tebessümüne ve en keyifli merhabana iç çekiyorum. İyi ki doğdun be yeğen.
Ve inanıyorum ki; yüreğin hiçbir buzlanmayı yaşamayacak. Hercai zamanlarda, Kürt illerindeki akan kanın duracağına, ülke emekçilerinin biber gazı yemeyeceği onurlu bir ülkeye, Taksim’in 1 Mayısla özgürleşeceğine, Güldünya’ların törelere kurban edilmeyeceğine, sokak çocukluğu kavramının yitişine tanıklık da senin. Tazecik yüreğine anne ağızlı bir not düşüyorum; Gökyüzü ne kadar da güzel ve mavi be ATO… Ve bu dünya hiçbir gezegene satılmayacak denli yaşanası. Eksik kaldığını düşündüğün halde, kaldırımlardan adımlarını eksik etmeyeceksin. Uçurumun kenarında olsan dahi “İnadına aşk, inadına hayat” diyeceksin. Post modern çağ trajik bir yaşam sunsa da senin iradene güveniyorum evlat. Güz mevsiminin sarısına çalan renklerle doğanlar hüzün denli umudu da taşırlar beşiklerinde. Güz düşlerini yetim bırakma emi ATO. Hoş geldin, güzelliğinle geldin, iyi ki geldin…