"Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın..." diyor ya büyük usta. Nedense canım buna devam etmek istiyor uzun zamandır. Bir şeyleri eksik yazdığından değil ustanın, buna ilişkin söyleyecek sözüm olduğundan, söyleyemezsem içime dert olacağından belki de. Evet ustam hoşgörü ve iznine sığınarak;
"Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın"; bileceksin, yağmurda toprağa düşen her damlanın yeni ışık olacağını yüreğinin el değmemiş girdaplarına. Zamanı tüketmek, bitirmek olmaması gerektiğini asıl yaşam amacının. Yaşadığın zaman diliminin kaç saatinde üretici, mutlu ve yapıcı olarak değerlendirildiğiyle ölçülmesi gerektiğinin, kendine verdiğin hesapların ve saygının. Ve susuz kalan menekşenin mahsun bakışından anlayacaksın hayatın bir bütün olduğunu. Zeytin ağacının bereketliliğiyle coşmalı yüreğin kendine. Aldığın her nefesin tadını bilmek gibi bakacaksın çevrene ve gözbebeklerinde ışıltılarla çevrendekilere de.
Yediğin lokmanın lezzetini hissedeceksin, zamana yada bir yerlere yetişmeye çalışarak değil sürekli. Attığın adımın bacaklarına / ayaklarına ulaştığı hazzı bileceksin zemine her basışında. Kokladığın çiçeğin kokusunu genzine öyle bir çekeceksin ki; göremeyen, duyamayan insanın detay ve hazzıyla. Tek başınalıktan da keyif alabileceksin, yerine göre paylaşımlardan da. Ama asla ve asla zamanı hiçe sayıp kendini ve yanındakileri üzmeyeceksin, kırmayacaksın gereksiz ufak tefek sorunlarla ve içsel erişmemişlikle kendine. Zaman, sen değerlendiremediğinde zaten sadece yalan.
Gülümseyebileceksin henüz çok sohbetin olmamışta olsa komşuna, sabah yada akşam karşılaşmalarınızda. Her gülümseyişin kendine geri dönen meltem sıcaklığı olduğunu bilerek, içten ve samimi. Trafikte kırmızı ışık yada egosunu tatmin etmeye çalışan herhangi bir sürücü sinirlendirmemeli seni. Her yere geç kalan insanlar topluluğu olarak, hiçbirşeyin zamanında başlamadığı, hiçbiryere zamanında yetişilmediği kanıksanmış bir toplumda sadece trafikte mi hıncımız. Kaldı ki her falso hız yada hamle taş çatlasın on dakika geciktiriyor sürücüsünü varacağı noktaya. O yüzden sinirlenmeyip eğleneceksin insanların gereksiz sabırsız çıkışlarında. Öz benliklerin tek başına haylazca ulaştıracağı bir nokta var mı ki insanı, en insanca da.
Dostluğun değerini bileceksin; her daim kapısını çalabileceğin, seninle ağlayıp seninle gülen kaç insan var gerçekten çemberinde şöyle bir bakacaksın. İçinde de olsan, dışında da çemberin. Yerine göre ekmek peyniri, yerine göre en lüksünü seninle paylaşan, paylaşmak isteyen kaç kişi var. Bakıp, bugüne kadar yanılgılarda yaşamış olsan hayatında, bunun bedelini ödetmeyeceksin hak etmeyenlere. Sevdiğin insanın değerini bileceksin; o seni senden çok seviyor ve düşünüyorsa hatta daha da fazla bileceksin. En soğuk kış sabahlarında açan ve yüreğin tüm hazanıyla sunulan bir demet nefes sevgi sonuçta , kokladığında başını döndürürken benliğini de saran. Sevdin mi de içinde yaşadığımız toplumların ilişki anlayışına inat herşeyinle seveceksin. Kalbin, ruhun titremeli karşılıksız sevmekten. Yani karşılık beklemeyeceksin illaki her hamlenin ardından.
Yaptığın kahvaltının bile değerini bileceksin. Bir pazar sabahı sadece güzel bir kahvaltı yaptım / yapıyorumla sınırlı olmamalı verdiğin değer. Peynirin tadına, reçelin hazzına varırken karşında biri varsa gözlerinin içine bakacak cesaretin olmalı, ve gülümseyecek. Yattığında yatağına, yatağından aldığın keyfin de farkında olmalısın hatta, bildiğinden hala bedellerin ödenmediği adaletsiz toplumları. Güldün mü içini titretmeli kahkahaların ve yanaklarına yayılan sade mimiklerin yıldızlarına. Ayışığı yelken açmalı çocukluğuna. Çocukluğun elini tutmalı acımasızlığın...Ve acımasızlıkla bile umutlanmalı yeri geldiğinde kafa kafaya. Yani kısaca ilkbahar kokusunu öyle derin çekeceksin ki bedenine, hızla eriyecek yaz sıcaklığı güne erken uyanan Mayıs mahmurluğunda…
27 Mayıs 2009








Yazı son derece içten olmuş.Sanırım ben biraz geç kaldım yazıya.Yaşamımızı birazda bu tutulmalar...