"YAŞADIN MI YOĞUNLUĞUNA YAŞAYACAKSIN..."

"Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın..." diyor ya büyük usta. Nedense canım buna devam etmek istiyor uzun zamandır. Bir şeyleri eksik yazdığından değil ustanın, buna ilişkin söyleyecek sözüm olduğundan, söyleyemezsem içime dert olacağından belki de. Evet ustam hoşgörü ve iznine sığınarak;
"Yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın"; bileceksin, yağmurda toprağa düşen her damlanın yeni ışık olacağını yüreğinin el değmemiş girdaplarına. Zamanı tüketmek, bitirmek olmaması gerektiğini asıl yaşam amacının. Yaşadığın zaman diliminin kaç saatinde üretici, mutlu ve yapıcı olarak değerlendirildiğiyle ölçülmesi gerektiğinin, kendine verdiğin hesapların ve saygının. Ve susuz kalan menekşenin mahsun bakışından anlayacaksın hayatın bir bütün olduğunu. Zeytin ağacının bereketliliğiyle coşmalı yüreğin kendine. Aldığın her nefesin tadını bilmek gibi bakacaksın çevrene ve gözbebeklerinde ışıltılarla çevrendekilere de.
Yediğin lokmanın lezzetini hissedeceksin, zamana yada bir yerlere yetişmeye çalışarak değil sürekli. Attığın adımın bacaklarına / ayaklarına ulaştığı hazzı bileceksin zemine her basışında. Kokladığın çiçeğin kokusunu genzine öyle bir çekeceksin ki; göremeyen, duyamayan insanın detay ve hazzıyla. Tek başınalıktan da keyif alabileceksin, yerine göre paylaşımlardan da. Ama asla ve asla zamanı hiçe sayıp kendini ve yanındakileri üzmeyeceksin, kırmayacaksın gereksiz ufak tefek sorunlarla ve içsel erişmemişlikle kendine. Zaman, sen değerlendiremediğinde zaten sadece yalan.
Gülümseyebileceksin henüz çok sohbetin olmamışta olsa komşuna, sabah yada akşam karşılaşmalarınızda. Her gülümseyişin kendine geri dönen meltem sıcaklığı olduğunu bilerek, içten ve samimi. Trafikte kırmızı ışık yada egosunu tatmin etmeye çalışan herhangi bir sürücü sinirlendirmemeli seni. Her yere geç kalan insanlar topluluğu olarak, hiçbirşeyin zamanında başlamadığı, hiçbiryere zamanında yetişilmediği kanıksanmış bir toplumda sadece trafikte mi hıncımız. Kaldı ki her falso hız yada hamle taş çatlasın on dakika geciktiriyor sürücüsünü varacağı noktaya. O yüzden sinirlenmeyip eğleneceksin insanların gereksiz sabırsız çıkışlarında. Öz benliklerin tek başına haylazca ulaştıracağı bir nokta var mı ki insanı, en insanca da.
Dostluğun değerini bileceksin; her daim kapısını çalabileceğin, seninle ağlayıp seninle gülen kaç insan var gerçekten çemberinde şöyle bir bakacaksın. İçinde de olsan, dışında da çemberin. Yerine göre ekmek peyniri, yerine göre en lüksünü seninle paylaşan, paylaşmak isteyen kaç kişi var. Bakıp, bugüne kadar yanılgılarda yaşamış olsan hayatında, bunun bedelini ödetmeyeceksin hak etmeyenlere. Sevdiğin insanın değerini bileceksin; o seni senden çok seviyor ve düşünüyorsa hatta daha da fazla bileceksin. En soğuk kış sabahlarında açan ve yüreğin tüm hazanıyla sunulan bir demet nefes sevgi sonuçta , kokladığında başını döndürürken benliğini de saran. Sevdin mi de içinde yaşadığımız toplumların ilişki anlayışına inat herşeyinle seveceksin. Kalbin, ruhun titremeli karşılıksız sevmekten. Yani karşılık beklemeyeceksin illaki her hamlenin ardından.
Yaptığın kahvaltının bile değerini bileceksin. Bir pazar sabahı sadece güzel bir kahvaltı yaptım / yapıyorumla sınırlı olmamalı verdiğin değer. Peynirin tadına, reçelin hazzına varırken karşında biri varsa gözlerinin içine bakacak cesaretin olmalı, ve gülümseyecek. Yattığında yatağına, yatağından aldığın keyfin de farkında olmalısın hatta, bildiğinden hala bedellerin ödenmediği adaletsiz toplumları. Güldün mü içini titretmeli kahkahaların ve yanaklarına yayılan sade mimiklerin yıldızlarına. Ayışığı yelken açmalı çocukluğuna. Çocukluğun elini tutmalı acımasızlığın...Ve acımasızlıkla bile umutlanmalı yeri geldiğinde kafa kafaya. Yani kısaca ilkbahar kokusunu öyle derin çekeceksin ki bedenine, hızla eriyecek yaz sıcaklığı güne erken uyanan Mayıs mahmurluğunda…
27 Mayıs 2009

Yaz yağmuru yıkadı mı DÜŞLERİM’i

Yaz yağmuru yıkadı mı DÜŞLERİM’i
“Bazen İki Şarkı Arasında Büyürken Yarım Kalıyor Deniz...
Sıfatımı Unuttum!
Adım Bulunamayan Bir Düşün NeFReT'i...:”

Bazense selam veriyor
Şarkılar en içten
Dalgalarıyla sonsuzluluğun
Ne kadar bulunamayan düşlerde de
Konaklasa yarım ezgiler

Sevgiyi unuttum
Kalbim yitip giden bir geminin HASRET’i

Hasret karşı kıyıdan ışıltılarla parlıyor
Yıldızları kıskandırarak yakamozlara
Martılar kavisleriyle mutlu
Salınırken bulutlarda,

Yağmuru içimde unuttum
Damlalar kendine dönen bir asrın ESER’i

En büyülü şehrin gecelerine saldım ruhumu
Ruhum ruhuna uzaktan usulca dokunan
Eşsiz bir tutkunun KEDER’İ

Güneş i bekliyoruz
Gecelerimize bir Buket gelincikle doğacak
Yaz yağmuru yıkadı mı DÜŞLERİN’i

İliklerimize kadar….

Yaz yağmuru yıkadı mı DÜŞLERİMİZ’i

DİLSİZ İSYANLAR SÜRÜKLÜYOR DALGALAR KIYILARA

Özgürce yol alıyordu, uçsuz bucaksız maviliklerin en karamsar kıyılarında. Gözleri yosunlara takılınca yeşilin tonları biraz dinlendiriyordu, yorgun- kırık bedenini. Hiç yıldırmıyordu onu derinliklerin karanlık, soğuk köşeleri. Ve korkutamıyordu da. Biliyordu ki; böyle korkulara kapılırsa yüreğinin minik ikilemleri, zoru hiç başaramazdı. Biliyordu ki; her kıvrımında yaşam direncinin uzun-gerçek efsaneleri, kendi benliğine dönerdi bir gün. Ve buyur beklemeden otururdu umudun en dar sofrasına. Belki de bağdaş kurardı.
Yolları; her kıvrımında yabancılaşan bal petekleriydi sanki arılarına. Yolları; huzmelerinde ışık kümelerinin kıyıya vuran içli bir köpüğüydü. Her yol, iyimserliğiydi avuç sıcaklıklarının…
 
Kumsallar ayağıma dolanıyor hazince. Gün kirpikleri ıslak bir türkü tutturmuş,
Tınılar yüreğinden kopuyor günün. Zaman gözeneklerinden sıyrılmaya çalışıyor, arsızca göz kırparak zamansızlığın kıvrımlarına.
Yürüyoruz…
 
Yaşam iki ucunda iki soluk kadar yakınken ölüme, bülbüller en verimli şarkılarını söylüyor mutlu güne. Ve bulutlar ülkesinde mavi bir kuş uzaklık.
Ayağı takılıyor karamsarlığa, gecikmiş bir kırlangıcın. Duruyor ve nefes alıyor, soğuk gözlerinden çabanın. İyimserliğin gözleri sözleri bir noktada kilitlenmiş, hayalleyemiyor artık yaşanamayacak ufukları. Bir beşik gıcırdıyor yüreğimin dipsiz derinlerinde, ulaşabilmek için geceyaralarının ıssız çığlıklarına.
Yürüyoruz…
 
Sarsıntıların sabrı kalmadı belki de baharı karşılamaya. Bahar, bir bayram sabahı çocuk sevinci eşiklerden dışarıda. Yanar-kanar, kanar-çarpar bir sökün parçalanan duyguların ince zerreleri,
Gümüş haleler oynuyor aşkın gözbebeklerinde, yağmur damlaları nazlı nazlı vururken cama. Yüreklerin gel-gitleri çaresiz hatta sevimsiz. Mandalin kokuları kırık dökük aynalara gülümsüyor, ve dilsiz izdüşümlerin sıyrık umutlarında kıvılcımlanıyor umarsızca.
Yürüyoruz…
 
Ya da bir dalyanın kaybolan ıssızlığına paralel mi yüreklerinizin ateş başı. Kopup giden hangi damarların heyecanı sismik bir güzergahta. Sembolize edilemeyen yitik hayaller mezarlığı mı kimsesizliğiniz.
Yürüyoruz…
 
İnsan belki de kendini aşamıyor, zamanın ayağı kaymışken duyumsamaların kaygan zeminine. Kendi benliğine söz dinletememek ne büyük bir karmaşa...
Kopuk yabancılık. Neye sarılır ki insan gecenin suskun yalnızlığında. Uzak dalyanların içsel tınıları, neye ağlar ki kelimelerin kopuk kimsesizliğinde. Yıldızlar yolunu/yolcusunu şaşırmış, ay geceye gecikmeli yetişiyor. Ve dilsiz isyanlar sürüklüyor dalgalar kıyılara.
 
Fatoş Karakaya Metanoya kitabından…

KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK DÜNYALARI

Küçük insanların büyük dünyaları ve büyük insanların küçücük dünyada sıkışıp kalmış umutları. Hayaller kimsesizliğinin sessizliğine gömülmüş sel sularının sürüklediği özlemler. Ve akıntı önüne katıyor acıların da yalnızlığını. Bir yanda yokluğun mezarı diğer yan bilinmezlik. Bir yan tarihte yaşanmış darbelerin izini hala taşırken yanı başımızda diğer yan balıkların denizde yaşama savaşı. Ve insanlığın onlara hayranlığının ezgisi deniz yosunlarının sessizliği, martı kendine düşecek minik bir balığı beklerken doğanında acımasız dengesine paralel çıkarıyor kendi saf çığlığını. Sahi adı neydi bu martının…
Küçük insanların hala büyük hatta kendinden de büyük dünyası. Denge savaşı verirken mi yitiriyoruz asıl yaşanması gereken zaman ve anları. Cidden yaşamın kendimize bir soluk kadar uzak olduğu hayta hayat da mı kapılıyoruz maddenin büyüsüne. Ya yakamoz gülecek ya da yıldızlar bu gece hayal vakti. Hangisi önce ama hangisi. Ben biliyorum önce yıldız gülecek, hani şu saman yoluna kapılmış dün bulutlu bir gökyüzünde tutsak olup ta bugünü iple çekmiş kutup yıldızı. O gülerken birileri gözyaşlarının yanaklarında kuruduğu sevdiklerini yitirmenin hüznüne gömecek başını. Zaman diyecek herkes yine bilindik yine tek teselli cümlesiyle. Ama bence zaman, yine en nankör oyununu oynayacak başka da bir seçeneği olmadan acıtarak geçmişi.
 
Küçük insanların kocaman dünyaları. En bebeğinden en yaşlısına en zengininden en yoksuluna giderken arkalarında bırakacakları sadece yarım kırık bir ezgi. Madde bu dünyada kalacak ya geride kalanlara uzun vadede yoksulluk yada  içsel bir zenginlikle “merhumu nasıl bilirdiniz” sorusunun gerçek cevabı.
Yaşarken öğreniyoruz evet ama yinede dileğimiz zaten bildiklerimizden farklı yaşamak. Kral olmak ama karabasanlara boğdurmamak düşlerimizi, vezir olmak ama ezdirmemek en içten buselerimizi. Bilmediklerimizi yaşamak “tarihin tekerrüründen” ışık yılı kadar uzak en yaşanası düşlerimizi. Yaşarken öğreniyoruz evet; belki de ayıbıdır öğrenemediklerimiz geçmişimizde, kendimize uzak düşen kelebek ömrüne paralel ulaşamadığımız hedeflerimiz.
 
Küçük insanların kocaman dünyalarında rastladım bakışlarının ışıl ışıl sevgisine. Keşke o ışıltı büyük insanların küçük dünyaları kadar dar ve çıkmaz bir sokağa girmeseydi. Çıkmaz sokaklar, döner dolaşır kendine gelir bilirsin aymaz sevdalar gibi. “Dön dolaş yine bana gel” der gibi ezgisinde…
 
Küçüğüz evet küçücük. Küçük insanlarız ve küçüklüğümüze laf söyletmeyecek kadar gururlu hayallerimiz. Küçüğüz evet hala küçük ama kalın zincirlere direnecek kadar sağlam ve istikrarlı kimliğimiz. Birde ne hikmetse bağbozumlarına denk düşer her yenilgimiz. Ki zaten küçük kimliklerimizde uzak yaşamlarımızla yakınlaşmaya çalıştığımız kendi iç benliğimiz.
Küçüğüz evet hala küçücük ama kalın zincirlere direnecek kadar sağlam ve istikrarlı kimliklerimiz…
 
 

GÜCÜMÜN ÖTESİ

Gücümün Ötesi
Yıkım benim için
Suç senin
Bırak
Üzerine titrediğim
Bütün çiçekler
Solarsa solsun
Bırak
Gücümün ötesindeki
Gizli özlemler
Gerçeklikle
Yanarsa yansın
 
Öznesiz cümleler mi kurmalı her akşam üstü ya da fiillerin içine saklamış özneleri alıp götürmeli mi başka akşam üstlerinin kızılımsı batışlarına…En unutulmuşluğunu zannettiğim anlarda tamamlıyor tümleçler duygularımı. Kalp atışlarımızın ritmikleşmesiyle mi başladı heyecanlarımızın azalması. O zaman hangi mesafeler koşutlandırabilir ki deli dolu akan bir ırmağın akıntısını.
 
Gölgemin sessizliğinde kimsesizleştim yine. Yine sokaklar yürüyen insanlara inat bomboştu. Biz, biz olamadık hiç benliğin arkasında ararken bizleri. Kiminde yeniden doğmuştuk, kiminde ölümcül tutkularla çıkmıştık yollara. Y o l l a r ı m ı z   u z u n d u, günlerce gecelerce yürürdük bazılarında. Gecelerimizin günlere, günlerimizin gecelere karıştığı anlarda sesini özlerdik yitik sevgililerimizin, yitik s e v g i l e r i m i z i n.
 
Yani diyorum ki aslında, yalnızlıklar boyu gecelerin ötesinde vardık biz. Minik bir bebeğin gülümsemesinde, simitçi tezgahında, ağız dolusu gülmelerde bazen, bazense günlerce ağlayışlarımızda, duygularımızın en doruksal anlarında, bazen gizlendiğimiz içki kadehlerinin ardında, bazense tüm cesaretimizle b a ş k a l d ı r ı l a r da.
 
Acılarımızın doruğundan mı doğmuştu o dağ başlarındaki ateş kıvılcımları, umutlarımızın iyimserliğinden mi. Tüm b i l i n m e z l i k l e r i n bilenen yanlarıyla vardık biz. Ve yüreklerimiz, delicesine hasretken bahar mevsimlerine kışları yaz ederdik kendimize.
 
Fatoş Karakaya “Ya Biterse Bahar” kitabından…

DÜN MÜYDÜ BUGÜN MÜ SANA RASTLAYIŞIM

En gizli sevdalarda buluşmuştu yürekleri ve birbirine kenetlenen eller birkaç binyıl öncesinin klasik beğenisiyle kırmızı başlıklı kızın masumiyetine saklanmış hiçlikte idi. Pamuk prensesin baygınlığı bile saflığına dokunamadı elmanın. Oysa elma kendi kabuğunun altında barındırıyordu kirlenmişliğini de dünyanın. Dünya kendi dönüşüne kapatmıştı yüzünü arsızca. Ve öfkeye sarmıştı dörtyanını acımasızlığın.
Dün müydü bugün mü
Sana rastlayışım
 
Yada kirpik ıslaklığımda mıydı
Nemli gizemi ellerinin
 
En gizemli sevdasını fısıldadı az önce kayan yıldız ayışığına ve özlemin ezgisiyle baktı yakamozlara. Gece ne kadar kendi içinde de yaşıyor olsa da suskunluğunu alınan yorgun solukların,  her soluk hem  biraz yaşam hem biraz yaşamsızlıktı kendi bağrında.
 
Kısa soluklarım oldu
Kendine bir çağ kadar uzak hayaller
 
Yangın gölgesinde savruldu
Yaşamın yitik heyecanı
                                
Kalabalık sokakların akışında
Sesime takılan fısıltınla
Bak yine kendine savruldu küller
 
Hiçliklerin adaletsizce kıyılara vurduğu bir öğle vakti rastladı büyülü bakışlarına. Anlatmak isteyipte anlatamadığı ne kadar çok şey vardı günün suskunluğu dalgın gözbebeklerinle. Caddenin gürültü kalabalığı arasında “sanki yıllarca yanımdaydın aslında ne kadar tanımıyor olsam da öncesinde” diyordu kalp atışları. Hiç kimse duymadı ama o tınıları bastıran atışlarını duydu heyecanın. Yaşam pınarının sessizce bekleyişinin ödülü müydü heyecan sesi, yada kırk yıla dayanan bir özlem mi bütünleşmesi yüreklerin gündoğumunda. Bir o kadar hızla yayılırken damarlarına sen diye akan kan, bu kadar sıradanlığına da insanlığın yine buruk gülümsedi.
 
Gecenin karanlığına gülümsüyor kış bizsiz yollarda. Yollar, fırtına, kar ve yağmur altında. Hastaneler, sokaklar, okullar, yollar dezenfekte. Çağın çağa uygun salgınları. Sel alıp başını umutları da beraberinde sürüklemekte.
 
Sevgide usulca gülümsemesiydi tüm evrime kendi teorisinde, nasıl nefes alınabilirdi ki bu acımasız hiçlikte.
 
 
2-11-2009

ZAMAN...

Eskiyen yıllar mı kendi dönüşümüne sitemsiz akan. Ve bazen de üzerimize yakışmayan zaman. Daha önce de söylediğim gibi; zaman zaten her zaman, akıp gitmekte zaten kimseye bir şey sormadan…
 
Bir yılın son günlerine toplanmış kır çiçeklerinin kış tonlarında yağmur. Yağmur kendi sessizliğine çevirirken de yüzünü, farkında mıyız bilmem ama yıllar hala akıp gitmekte zaten kendi çaresizliğine de aldırmadan.
 
Zaman; kapısını aralarken acımasızlığın
acıtıyor gözyaşlarını
 
gülümseyişler kalırken geride
buruk anımsanan
 
avuç içi saflığına da dokunuyor
zaman
 
Hayatın mistik ve maddesel sürprizlerine kapımız sonuna kadar açıkken, beklenmeyenlere mi şaşkınlığımız. Oysa her an her şeyin olması muhtemel bir akışa heyecanlı değil mi zaten düşlerimiz. Gerçekleşmesi yıllar da alsa. Peşinden koşmanın kaçınılmazlığını her saniye hissettiren zaman.
 
Yeni bir yıl eskimeyen umutlarımıza usulca yaklaşsın hadi o zaman.
 
Dalgın ve kırgın bedenler filiz açsın güller yeniden yeni acıtmalarda tomurmadan.
 
Bizden aldıkları ve bize kattıklarıyla sürüklensin bakalım kendi akıntısında zaman. Haydi, hala hayallerimizin peşinde yaşamaya devam edelim arsız çocuklarcasına geçen yıllara aldırmadan. Ki bir an; anımsanacak sadece geride kalan, kendimizle gülümseyerek yaşanan o zaman.
 
Bencilliğimizin kapılarını da kapattığımızda içsel devinime bir demet sevgiyle, gülümsenen işte o an. Ne yalnızız ne birlikte, ne mutlu ne buruk. Ne gelmiş ne geçmiş, sadece bir buket umut. Hep birlikte hadi hep beraber tükenmeyen tutkularımızla karşılayalım yeni bir yılı daha şafak kendi sabahına sonsuz denizlerde yalnız uyanmadan. Sevinç dolarak nefesimize tüm cihan da, şen olalım uslu çocuklara da gözkırparak tan ağarmadan o akşam.
 
O zaman, yeni bir yıl eskimeyen umutlarımıza da gerçekleşecek dilek olarak, usulca yaklaşsın hadi o zaman.
 
 

YÜRÜYORUZ…

 
Geceler sığmaz mı düşlerinin
       esrik siperine
Niye öyleyse
Niye gem vurursun ki
       devasa içtenliğine...
 
Dönüp dönüp kendi içine
       Sessizleşme
 
Sessizleşme
    yitik bulutların
umarsız bencilliğinde
 
Bir serin ıslık çal
 sonsuz gecelerin
uykusuz düşlerinde
 
       akşam üstlerinin
            kırık bakışlarını
                uyut gizemin ninnileriyle
 
Sonra da sar kır çiçeğini
gecenin sakin elleriyle
Baharın ilk göz kırpmalarına karşı
 
Bak göz kırpan sesleri boğulmuş
yıldızların içselliğinde.
 
Yürüyoruz…
 
Kumsallar ayağıma dolanıyor hazince. Gün kirpikleri ıslak bir türkü tutturmuş,
 
Tınılar yüreğinden kopuyor günün. Zaman gözeneklerinden sıyrılmaya çalışıyor, arsızca göz kırparak zamansızlığın kıvrımlarına,
Yürüyoruz…
 
Yaşam iki ucunda iki soluk kadar yakınken ölüme, bülbüller en verimli şarkılarını söylüyor mutlu güne. Ve bulutlar ülkesinde mavi bir kuş uzaklık,
 
Ayağı takılıyor karamsarlığa, gecikmiş bir kırlangıcın. Duruyor ve nefes alıyor, soğuk gözlerinden çabanın. İyimserliğin gözleri gözleri sözleri bir noktada kilitlenmiş, hayalleyemiyor artık yaşanamayacak ufukları. Bir beşik gıcırdıyor yüreğimin dipsiz derinlerinde, ulaşabilmek için geceyaralarının issiz çığlıklarına.
Yürüyoruz…
 
Sarsıntıların sabrı kalmadı belki de baharı karşılamaya. Bahar, bir bayram sabahı çocuk sevinci eşiklerden dışarıda. Yanar-kanar, kanar-çarpar bir sökün parçalanan duyguların ince zerreleri,
 
Gümüş haleler oynuyor aşkın gözbebeklerinde, yağmur damlaları nazlı nazlı vururken cama. Yüreklerin gel-gitleri çaresiz hatta sevimsiz. Mandalin kokuları kırık dökük aynalara gülümsüyor, ve dilsiz izdüşümlerin sıyrık umutlarında kıvılcımlanıyor umarsızca.
Yürüyoruz…
 
Ya da bir dalyanın kaybolan ıssızlığına paralel mi yüreklerinizin ateş başı. Kopup giden hangi damarların heyecanı sismik bir güzergahta. Sembolize edilemeyen yitik hayaller mezarlığı mı kimsesizliğiniz.
Yürüyoruz…
 
      
Dönüp dönüp kendi içine
       Sessizleşme
 
Sessizleşme
       yitik bulutların
umarsız bencilliğinde...
 
 
Bir ormanın gözleriyle bak kendine
                   sesini dinle yıllanmış çınarların
                   ne kadar içten 
                              görkemli          
       Ne kadar bir o kadar biz
                   ve ne kadar da bizsiz
 
       Düşündün mü hiç şu geçen yılların
                   kendinden uzaklığını
       Ne kadar bir o kadar biz
                   ne kadar da gerçek ve sessiz
      
Acılarını sal uçurumların
                   derin mağarasına
                   halatın ucuna düşlerini bağla
       Geçilmesi zor dediğin kovuklarda
                   cesaretinle salla bacaklarını
                   kaygan eskimiş çamura
 
Daraltma umutlarını
Yücelt
       Azaltma ufuklarını
                   Genişlet
       Bir selam ver kendine
                   Yüreğine
                   Seslice
                              gürce
 
       Ve anlık umutların takılsın
                   paylaşmanın
gülümseyen
       ufkuna...
 
 
FatoşKarakaya “Metanoya” kitabından…
 

VE YAZ GELDİ

 
Sahte dünyalarda büyüyen, büyüdüğünü zannettikçe ne kadar küçüldüğünü fark etmeyen ve fark edemeyecek olan küçükler. Ve hep küçük ama ölümsüz   kalacak büyükler.
Ve yaz geldi. Çiçekler, bahçesindeki tüm bitkiler serpilip, geliştiler. Kırlangıçlar kavisler çizerek yuvalarına döndüler neşeyle. Ve güneş öyle güzel gülümsedi, öyle güzel gülümsedi ki doğan güne; gün yaşam umudu buldu, tüm bilinen ve bilinmeyen elemlerin ışığa vurmuş belirsizliğinde. Cemre önce karanlık sıcak gecelere sonra ışığa ve umuda düştü sessizce… Umut yosun kokusuna eşlik etti eskiyen ve pörsüyen acıtmaları akıntısına bırakarak medcezirin, büyük ve gizemli dalyanların sessizliğe çarpan nasırlı elleriyle. O eller, işte o eller; mucize bekleyen, mucize yaratan, kendi akışındaki ahenge zamanın inanamayan, inançlarının toplamını düşsel geçmiş hanesinin altından çıkartıp sağlama almaya yanaşamayan, sabahı yeniden şekillendirip, geceye dolunayla eşlik eden o eller. Gizemin her küçük hamlesinde hayatı şekillendirip, umutsuzluğu odalara sabitleyen o eller.
 
Bazen sadece bir hayal olsa keşke gerçekte yaşananlar, uyanılınca unutulacak unutulabilinecek. Yada bazen hiç uyanılmayacak. Hep düşlerde kalınacak kadar akıcı, aklını başından alacak kadar duygusal…Tüm düşsel boyutlarını zorlayacak kadar sınırsız. Tüm sınırlara başkaldıracak kadar asi. Ve tüm asiliklere kol kanat gerecek kadar cesur. Tüm cesaretleri kucaklayan ve saran, saran, sarmalayan…
 
Tüm hayatı, duyguları, umutları, kederleri gözünün önünden saniye saniye kendi akıntısına kapılmış akarken, yaşanırken çok anlamlı olan anların sonrasında bazen ne kadar kendine ve benliğine uzak olduğuna şaşıracak hayretler içerisinde baktı kaldı. Hayreti önce eflatuna dönüştü kızıl yelesiyle özgürlüğün ve sonra da beyaza. Beyaz kendi saflığına içerlemiş olmalı ki meşe yapraklarının gölgesini düşürdü dermansızca, tamda ortasına tutsak huzurunun.
 
Geçmişe gidiş gelişlerin harman ettiği duygular. Geçen yılları asır zanneden geçmiş derinlik ve yoğunluk.. Hiç sekteye uğramasa keşke dostluklar, hep yan yana olunabilse tüm yaşanılan gel-gitlerde. Telafisi var mı geçen yılların, incitmelerin ve incinmelerin , keşke olsa olabilse . Dostluğun tadı bir daha hiç o denli yoğun ve içten yaşanmadı , beki de ondandır hala tatların damaklarda kalması.
Ve yaz geldi bahçesinin her minik köşesine. Yaz güneşi elleriyle sarmalayarak ve hızla geldi. Sıcaklık bir anda savunmasız bastırdı yorgun uzuvlarının her zerresini. Önce şaşırttı sonra ısıttı içini yüreğinin. Ve çiçekler, gereken özen gösterilmemiş olsa da yeşererek mutlu gülümsediler sırnaşık sarmaşıklara. Sarmaşıklar kendi geçmişlerinin izlerine dolanarak yukarılara tırmandı, döne döne ve döndükçe geçmişi bugünde yaşayan yaprakların yeşiliyle geçmiş tonlarında ve selamsızlığında, kapıya yaslanmış yorgun bedeniyle ışıkta.
Işığın karanlık yüzeyi sessiz gecede.
Gecelerin aydınlık yüzü, acıya ışık saçan ve saçtıkta parlayan anılarda.
Anıların şeffaf sevimli alfebesi hayatın inbe mahzeninde.
Mahsun ve yorgun yaz geldi.
Kayıp kimsesizliklere çarptı ayağı kısık hayaller kasabasında. Kentler kelebeklere koştu mutlu umutlu, hayalperest. Ütopyalar hiç gerçekleşme ihtimali olmamasına karşın ellerini ovuşturdu hayalin. Hayal ahhh hayal. Varlığına sevinilen yokluğuna incinilen. Kabul gören, övünen, incitmeyen, incitilmeyen. Hep gerçekleşme ümidi de olan, yitmeyen. Kasırgalara dolanan açan kopmayan. Yediveren yedide mi veriyor en cevher meyvalarına rengini. İlhamı ne peki papatyanın beyaz ahenginde gülümseyen, gülümseten. Aşk belki de yada ayrılık acısı, acıtmasızı dillerden yüreklerden düşmeden bekletilen.
Ve yaz hiç ama hiç beklemediği bir anda çıka geldi.
Metanoya2 den…