ABD’li iş adamı kızına Bodrum’da 50 milyon dolara otel aldı.
Kızı da bugün yarın tek kaşlı esmer mi esmer bir garsona aşık olur. Doğudaki petrollerin başına geçer çocuk sonra. Tam bir Türk sinema senaryosu. “Bir zamanlar fakir fekat gururlu bir garson vardı!” repliğiyle masal devam eder.

Şimdilerde magazin dünyasındaki ünlülerimizde sperm bankasından çocuk sahibi olma modasına hız verdiler.
İlerde çocuk mutlaka merak edip soracak.
Çocuk : Anneciğim babam nasıl biriydi?
Anne : Beyaz tenli, biraz soğuk biriydi. 90 cm eninde 1.85 boyunda 60 cm derinliğinde 440 lt kapasitedeydi.

Sayın(!) başbakanımız Sayın Deniz Baykal'a edep dersi verdi. “Sen ya da siz diyemezsiniz bana. Ancak sayın diyebilirsiniz!”
Yok estağfurullah Padişahım, sizi görünce yüzümüzü yere eğiyoruz zaten. Siz güneş gibi üstümüze doğdunuz, batacağınız da yok. (Bakın şimdi cümlenin içinde siz'li takı kullandım. Hay Allah, ya şimdi bana da fırça atarsanız)
- Mağrur olma padişah'ım senden büyük millet var...

Kur-an'a uygun cinselliği yazmış Vedad Lutah isimli baştan aşağı peçeli Dubai'li bir kadın. Nasıl sorular geliyordu diye sormuşlar:
Soru: 52 yaşında bir kadın müşterim vardı. Yıllar sonra cinsellikte orgazmı keşfetti.
- EVREKAAA

Soru: Başka bir kadın, oral seksin İslam’da yasak olup olmadığını merak etti. Yasak değil.
- Anadolu Lisesinde 'Oral Exercises' vardı. Tövbe Tövbee

Soru: Genç erkeklerin ilk cinsellik deneyimi eş cinsel oluyor. Evlilikte de aynı şeyi istiyorlar.
- Eşcinsellik Arap toplumlarında en yaygın sapkınlık. Kültürlerinin bir parçası. Bu sebeple Sodom ve Gomorrah şehirlerine taş yağmıştı. Meteor yağmuru gecikmiş anlaşılan.

ABD'nin Orta Doğu temsilcisi George Mitchell, Başkan Barack Obama'nın İsrail ile Filistinliler arasında kapsamlı bir barış anlaması yolunda görüşmelerin "hemen" başlamasını istediğini söyledi. İsrail ise genel seçimler sonrası Filistin ile barış görüşmelerinin yeniden başlamasına pek sıcak bakmıyor. İsrail Başbakanı Benjamin Natenyahu barış görüşmeleri için ortamın henüz uygun olmadığını iddia ediyor.
Tabii yeterince kurutamadılar Filistinlilerin köklerini. 10 yıl sonra başlarlar barış görüşmelerine ama o zamana kadar kıtlıktan, terörden ve hastalıktan yarısını kırmış olurlar Filistinlilerin. Böylece azınlık olurlar ve bu sorun kökten çözülür

10/06/2009 - 19:27

Hiç dinmeyen bir rüzgar sarar sizi Yalıkavak'ta. Ötede Küdür yarımadası solgun gibi görünse de bağrında nice yaşanmışlıkları barındırır. Hani toprağımı eleseler her avucundan binlerce hikaye fışkıracakmış gibi durur. Mağrur ve asaletinden ödün vermeden. Mavinin derdi biran önce ufuktan turuncuya çalmaktır akşam deminde. Demli bir çay yudumlarken belediye çay bahçesinde, oturduğunuz ahşap saldalyeler 30 yıl öncesine götürür bizleri. Daha küçücükken köy kahvesinde dedelerimiz telvesi bol kahve yudumlamalarının kokusu tüter burnumuzda.
Minicik eller ekmek atarlar denize. Bir hengame, bir keşmekeş, bir çapul bir yağma alır başını ki sormayın gitsin. Bilmez ki küçük çocuk orada ki savaşın daha zoru ileride onu beklemekte.
Söylene söylene oltasını çeker yaşlı bir adam. Yemi kaptırmış yine. Gözucuyla ilerdeki balıkçıyı süzer imrenerek. Ağzına kadar dolu balığın kovadan taşmasını seyreder. Bir de kendi kovasına bakar, bir tane çöpçü balığı. Sanki bir asırdır yaşamış da üzeri resif bağlamış.
Alabildiğine sakin bir çarşı; kahvede bir senfoni havasında okey taşları ve çarşıya taşan köfte ve taze dondurma külahı kokuları. Toksanız da acıktırır sizi.
Sanatçılar sokağında sahibini bekleyen tablolar vardır bir de, hem de her renk ve her büyüklükte. Ama ben en çok şişman balerinleri seviyorum hacı yatmaz misali. Şişman kadınlara o kadar zerafet yüklemiş ki ağırlığından çiviler taşımıyor. Bu sebeptendir yerde sıra sıra dizilişi.
Geriş altını, Çimentepeyi anmadan geçmek olmaz; balık kokularının caddeye taştığı. Denizden ayağınızı dalgaların damlaları öperken derin bir nefes, bir yudum rakı ve bir parça lagos balığı. Olmasa da o dökülen eski ahşap iskelede bir ekmek az zeytin.
Tertemiz sokakları, çiçeklerin açmakta yarıştığı ve rüzgarın hiç durmadığı en güzel bir iklimdir Yalıkavak.

21/07/2009 - 17:52

Bu ülkede sakız 1 milyon $
Zimbabwe'de enflasyon oranı yüzde 231 milyonu bulunca devlet 200 milyon dolarlık banknot basma kararı aldı. İnsanlar bir kilo et için bir bavul para götürüyor. 100 milyon dolarlık banknotu da geçtiğimiz günlerde tedavüle sokan Zimbabwe sadece bu yıl 28 yeni banknotu piyasaya vermiş olacak. Zimbabve'de merkez bankası Perşembe günü 100 milyon, 50 milyon ve 10 milyon dolarlık banknotları piyasaya sürmüştü. Ülkede 100 milyon dolarlık bir banknotun değeri 14 doları buluyor. Ülkede şirketlere haftada 100 milyon dolar, bireylere de 50 milyon dolar para çekme hakkı tanınıyor.
Biz de şikayet ediyoruz şurada alt tarafı %40 üst tarafı %50 enflasyon için. Çok ayıp. Halimize yatıp kalkıp dua etmemiz lazım. Allah başımızda bu hükümeti eksik etmesin!!! Amin
 
Vitrin Mankeniyle..
İngiltere’nin South Yorks bölgesinde 31 yaşındaki bir adam, satın aldığı cansız vitrin mankenini evine götürdü. Adam vitrin mankeniyle cinsel ilişkiye girdi. Ancak ilişki sırasında adamın cinsel organı sıkıştı. Zorlukla mutfağa giden adam cinsel organını vitrin mankeninden kurtarmak için bıçakla da uğraştı ama başaramadı. Adam mecburen itfaiyeyi çağırdı. İtfaiye cinsel organı, vitrin mankeninden kurtardı. Kazazede cansız mankenin "kullanıcı dostu" olmadığını söyleyerek üretici firmayı suçladı. Firma cansız mankenlerine "Sadece vitrin içindir" uyarısı koymaya karar verdi. 3 yıl önce de Amerikalı bir genç sanat galerisindeki cansız mankenle cinsel ilişkiye girmişti.
Adam bir de üstüne üstlük tazminat davası açmıştır Allah bilir. Geçen hafta dünya basınına bizden de bir haber düşmüştü. Asansörde damacana ile ilişkiye girmişti bir vatandaşımız. Mahkeme aleni bir yerde olmadığı için bu davayı düşürdü. Aslında biz iyi niyetli milletiz. O damacanasever vatandaşımız su firması dava etmeliydi: 'damacana sadece su saklamak içindir' diye bir ibare bulunmadığı için.
 
Türüt Yargıtay'dan Kovuldu
Sahne aldığı programda espri yapmaya çalışan İsmail Türüt’ün “Lamba Kafa” şeklinde seslendiği kişi başsavcı çıktı. Yargıtay’a kadar giderek özür dileyen türkücü, özrü kabahatinden büyük olduğu için kendini affettiremedi. Türüt’ün “Bizim oralarda saygın kişilere lamba kafa denir” açıklaması hemşehrisi olduğunu bilmediği başsavcıyı daha da kızdırdı. Memleketi Rize’de özel bir gecede sahne alan İsmail Türüt, protokol masasını horon tepmeye davet etti. Tanıdığı isimleri “Sayın valim, sayın milletvekilim” şeklinde saygılı bir üslupla sahneye çağıran Türüt, aynı masada oturan başsavcıyı tanıyamadı ve kelliğine gönderme yaparak “Uy, lamba kafa sen de gel” dedi. Ankara ziyaretinde Yargıtay’a giderek “Lamba kafa” dediği savcıdan özür dilemek istedi ama işleri daha da karıştırdı. Başsavcı, eğilip bükülerek “Efendim, siz benim sözlerimi anlamadınız. Bizim memlekette önde gelen saygın isimlere ‘lamba kafa’ denir diyen Türüt’ü “Ben de Hopa’lıyım. Kimi kandırıyorsun? Özrün kabahatinden büyük. Asabımı bozmadan çık git” sözleriyle odasından kovdu.
 
Boşverin, sıkmayın canınızı İsmail Bey, Tüttür edin!!! Olur böyle vakalar, suçlu polisi yakalar!
 
Karı-koca Çıktılar
Ürdün'de internet aracılıyla tanışıp birbirini seven çiftin sanal aşkı, ilk buluşmanın ardından, karı-koca olduklarını anlamalarıyla son buldu. Petra haber ajansı, Bekir Melhim ve eşinin fikir ayrılığı nedeniyle aylardır ayrı olduklarını, ancak sıkıntı ve şansın çifti internetteki bir sohbet ortamında yeniden buluşturduğunu duyurdu. İnternette kendini bekar, kültürlü, dindar ve okumayı seven biri olarak tanıtan, Adnan takma adını kullanan Bekir, Cemile takma adıyla sohbet ettiği eşi Sana'ya aşık oldu. Giderek büyüyen sanal aşkın ardından çift, evlilik planları yapmaya başladı. Ancak evlenmeden önce yüz yüze görüşmek gerekiyordu ve çift buluşmaya karar verdi. Çift, daha ilk buluşmasında büyük sürprizle karşılaştı. Bekir, Sana'yı gördüğünde 3 kez 'boş ol' diye bağırırken, Sana bayılmadan önce 'Sen sadece bir yalancısın' diyebildi.
 
Aynı olay Bursa'da da olmuştu. İnternetten sekiz ay yazışan ve aşık olan çift bu büyü bozulmasın diye birbirlerinin fotoğrafını da göndermemişler taa ki büyü ilk buluşmalarında yenini şoka bırakana kadar. Karşılıklı olarak çift birbirlerinin ihanetle suçlamışlar ve boşanmak için adliyenin yolunu tutmuşlardı.
 
 

26/08/2009 - 23:00

17 milyonluk koca bir şehirde yanlızım, inanır mısınız, hem de yapayalnızım. Koca bir kalabalığa karışmış yanlızlığım uzanır sürüdüğüm ayaklarımın gölgesinde. Gölgem kadar farkında insanlar benim. Yürüyen gri bir silüetim. Sonra Eminönü'den geçerken keskin ekmek arası balık kokularını atlaya zıplaya geçiyorum. Galata köprüsünün altından Karaköy'e geçerken kalamar ve mideye tavalarının kokusuna eşlik etmiş masalardaki buğusu masaya doğru inen buz gibi biraları görmemezliğe geliyorum. Kısacası nefsimle nefesim birbirine girmiş otuz derece nemli sıcakta. Dünyanın hakikaten en güzel şehrinde Bodrum'u özlüyorum. Rutubetsiz iklimini ve tanrının klimayı her daim açık bıraktığı, saçını begonvillerle süslediği mavi gözlü güzeli özlüyorum.
Ramazanın ve oruç tutmanın anlamını şimdi anlıyorum. Otel odamda gazete üzerinde kahvaltılıklarla tek başıma televizyonla konuşuyorum. Ramazanda oruç tutmak demek, bütün gün aç susuz kalmak ve nefsini köreltmek değilmiş meğer. Akşamları mis gibi pide kokusunun sofra üzerinde dolaştığı mükellef bir masada sevdiklerinle birlikte olmak demekmiş.
Ramazan çadırları sarmış dört bir yanını İstanbul'un. Kapısında ne tür insan isterseniz hepsi var. Bir itişme bir kakışma. Herkes Allah razı olsun Erdoğan'dan diyor. Sanıyorlar ki Sayın Erdoğan üç kuruş kazandığı maaşıyla herkese ramazan sofrası kuruyor. Halbuki bu belediyelerin kasasından çıkıyor. Zaten bu parayı vergi dairesine verecekken bedava reklamını yapıyor belediyeler. Ama olay dönüyor dolaşıyor Sayın başbakana malediliyor. Medya bu kadar pohpohlayınca yapacak birşey yok.
Kendileri hatırlarsınız Almanya başbakanına görevinin ilk yıllarında maaşıyla geçinemediği için şikayet etmişti ülkemizi. Şimdi gemiler, annelerine 10 milyon dolarlık villalar satın almalar falan filan. Valla kendime çok örnek almak istediğim ama bir türlü çözemediğim bir sihirbaz, bir dahi, harika insan. Allah başımızdan eksik etmesin. Amin...
Yahya Kemal Beyatlı'ya sormuşlar: "Ankara'nın en çok neyini özlediniz?" Yahya Kemal cevap vermiş: "İstanbul'a dönüşlerini".
Bana kimse birşey sormadı ama İstanbul'un en çok Bodrum'a dönme ihtimali anlarındaki heyecanımı özleyeceğim kesin!..

07/09/2009 - 11:56

Uzun, zor ve zahmetli bir yola çıktın bizimle. Benden çokta annenle. Anneni istemeyerek kırdım geçen gün. Onun üzülmesinden dolayı senin de üzüldüğünü tahmin ediyorum çünkü kalbini annenden aldın. Nerden mi biliyorum? Pır pır atıyormuş annen söyledi. Annenin de endişelendiği, korktuğu ve üzüldüğünde kalbi pırpır çarpar. Ne mutlu annene ki seninle ilk o tanıştı. Şimdi annene ben kendimi nasıl affettiririm bilemiyorum. Annen bir öneri sundu ama anneni o kadar çok kırmışım ki, telafisi zaman alacak. Erkek doğası işte. Doğuştan odunuz. Bu hatamın altında o kadar eziliyorum ki.
Benim yüzünden annenin karnı uf oldu. Acıyormuş her ne kadar telefonda azaldı dese de. Annen benim yüzümden çok şeylere katlandı. Senin için, seni yani annenle benim en büyük hayalimiz için bütün bu katlanmaları. Beni boşver sen. Ben sizlere güzel bir gelecek sağlamak için, gece gündüz demeden çalışıyorum bebeğim. Geçen geceyarısı paranın büyüğü küçüğü olmaz deyip havaalanı transferine gittim. Artık işin büyüğü küçüğü yok. Her kuruşa ihtiyacımız var. Sana bir tane zıbın parası kazandım. Bütün yol boyunca yüzümde annenin bana yaşattığı gurur yüklü gülümsemem vardı. Dudaklarım ve gözlerim gülümsüyordu ama, kalbim buruk sizlerden uzak olduğum için. Güzel annenin cennet kokusuna hasretim, bir de ömür boyu benim için en güzel melodik sesine. Seninle baban olarak henüz konuşamadığım içinse kalbim biraz buruktu.
Anneni bir ömür boyu sırtımda taşısam herhade hakkını ödeyemem. Halbuki moralinin çok yukarılara çıkarmam gerektiği bu dönemde elimden birşey gelmiyor. İnsanoğlu bazen insan doğasının karşısında çaresiz kalıyor. Çarşamba gününü nasıl iple çektiğimi anlatamam. Bir de annene olan aşkımı. Şimdi hayata sımsıkı sarılma zamanı.
Sizleri özlemenin ötesine geçtim artık. Çok ötesine...
Hasretle ikinizi de öpüyorum.
 
Baban

07/10/2009 - 12:43

Sensiz bir akşamı daha yapıyorum fırtınalardan çıkmış, yılgın ve de baygın bir Bodrum akşamında. Sen gittin gideli inanır mısın hiç bir çiçek kokusu kalmamış sanki bu şehrin. Her adımına şiirler yazılmış bastığın topraklar çoraklaşmış, sarı borazan çiçekleri de açmakla açmamak arasında gidip gelmekte; hani çocukluğunda saplarını emdiğinizi söylediğin yol kenarı serserileri çiçekler. Halbuki gelinciklerle doluydu hayallerimiz, bir odaya kapanmış gri bulutlarla dolu gökyüzünü seyretmek değil. Ellerimi uzatsam Yalıkavak marinadaki teknelerin direklerini tutabilecek gibiyken, şimdi oturduğum koltuğumtan su içmek için bardağa uzatmaya üşenir oldum. Ne su, ne tuz, ne de ekmek; anladım ki aslında ben senden besleniyormuşum. Dudaklarından bal alıyor, gözlerinden akan çikolata şelalesinde ruhumu doyuruyormuşum. Bir salıncakta eteklerin uçuşa uçuşa sallamak istiyorum seni, ta ki ayakların kiraz ağacının en pembe çiçeklerine değene dek. İçimden şarkılar söylüyor, kendi kendime coşuyorum. Anlayacağın yanlızlıkla deliliğin ince çizgisinde sek sek oynuyorum. Gözlerimden akan notalarla besteliyorum aşkımızı. Her gece sen ve bebeğimizle kapatıyorum gözlerimi. Telefonumun ekranında her gece sizlere dudak izleri bırakıyorum.
Kendi kendime salonda amaçsızca dolaşırken: “Ne olurdu şimdi burada yanımda olsaydım, ne olurdu bulutların yarıştığı odamda dudaklarında uyansaydım!” diyorum.
Hayatı, nefes almayı, kısacası sizleri arıyorum...

29/12/2009 - 14:43

Her sabah uyanıp kalkarken hep yanağından öperek gidiyorum işe. Seni hiç uyandırmadan o mis gibi saçlarını koklayıp doğruluyorum yataktan, yastığın hala sen kokuyor. Sonra aynaya baktığımda küçük bir çikolata kırıntısı bulaşığını fark ediyorum dudağımın kıyısına. Çocuğunum sanki o kadar tedirginim yani kapıdan çıkarken senden bir parçayı kendimle götürürken.
İnanır mısın bir nefese hasretim bunca oksijeni bol iklimde. Ne merdiven başındaki karanfiller sen gibi kokuyor ne de mevsimini şaşırmış alt sokaktaki hanımeller. Sensiz nefes almayı sevmiyorum işte. Sensiz bir adım bile atmak istemiyorum sarı borazan çiçekli yol kıyısında ellerim cebimde yürürken. O kadar çok sana koşarak gelmek istiyorum ki hani göğsüm yerinden çıksın, senin yolunda kurban olayım. Kalbimi ellerimde sana getirmeliyim sen diye atarken hatta 'siz' diye. Hayallerimle tanışmak için dağları, nehirleri aşmalıyım. Elma toplamalıyım bebeğimizin yanakları için yollardan. Çam ağaçlarının iğnelerinden doldurmalıyım kızımızın gözlerinin boyası için. Umuda dokunmak nedir bilir misin bir tanem? Orada olduğunu bilipte gidememenin verdiği ağırlığı ve o ağırlığın her gün daha da ağırlaşmasını bilir misin?
Sizlere besteler yapıyorum nakaratları bebek kahkahalarıyla dolu. Kumsala kalp çiziyorum; içine küçük taşlarla aşkın baş harflerini yazıyorum. Sonra oturup denizin kumsalda yaptığı besteyi dinliyorum. Uzak diyarlardan notalarını toplayarak getirdiği ıslığa tempo tutuyor yüreğim. Ama yine de sizlere olan özlemime merhem olmuyor. Elimde bir bardak, kızılcık şerbeti içiyorum...
Yüzümden gülümseme ha silindi ha silinecek. Gözlerimin içinde hala çok var hayat ışıltısı. Uzaktaki yıldızlar kadar anlayacağın. Hani 3 yıldız dizilidir ya gökte hep. Ortadaki yıldız en minikleri olana en çok dokunmak istiyorum. Oradaki yıldızlara elimi uzatıyorum. Her akşam ha tuttum ha tutacağım umuduyla giriyorum son bir gayret yatağa. Bodrum'da yıldızlar kayıyor her gece. O kadar çok dileğim birikti ki. Bir de, bir de... Hadi o da bana kalsın.

11/02/2010 - 19:46

Bizim orduya bağlılığımız, ordumuzun sayesinde rahat ve huzurlu yaşadığımızı kimse inkar edemez. 28 şubat intikamını almaya çalışan, bu arada yargıyı etkisi altına alamayınca aynen YÖKte yaptıkları gibi bir çeşit manevralarla yargıyı kontrol etme gayretinde bir hükümetle karşı karşıyayız. Şanla şerefle ordumuza kırk küsür yıl hizmet etmiş komutanlarımıza iftira kampanyası sonucunda uydurma bilgi ve belgelerle mahkum ettirmeye, edemezlerse yargıyı ele geçirip mahkum etmeye çalışıyorlar. Bu balyoz operasyonunun savcısı sabah programdaydı. Dedi “hem yargıda hem de orduda kötü işlere karışmış olanlar yok mu? Tabiiki var. Suçlu olmayanlar neden korksun, suçlu olanlar tedirgin olur ve korkar.” Tamam, haklı da zaten ordu kötü işlere bulaşmışları her ağustos döneminde ihraç ediyor. Yargıda kötü işlere bulaşanları da emekli ediyor ya da pasif görevlere veriyor. Yani kurumlar kendi içlerinde zaten kendi temizliğini yapıyor. Bu akeepee hükümetinin boyundan büyük işlere kalkışmasından başka birşey değil. İçeri alınanlar 8 ay hakim karşısına çıkarılmıyor. Sonra pardon!!! deyip tahliye oluyor. 8 ay şu mesaj veriliyor. Sakın bize karşı bir daha... Yoksa acı biberler süreriz diline dukadaklarına. İşte kuzu kuzu geldiiin. Kuzu kuzu otur çıktıktan sonra! nameleri arasında pasifize edilip çıkarılıyor içeri haksız olanlar. İçeriden çıkanların bir daha hükümeti ya da yozlaşmayı eleştirdiklerini hiç duydunuz mu? Ben duymadım, görmedim, okumadım. Bilen, duyan ya da okuyan bir adın öne çıksın o zaman.
45 yıl harbiye marşını iliklerine kadar hissetmiş hiçbir komutanımız devletimize, milletimize hıyanetlik etmez. 20-25 yıl önce gizli kapılar ardında huu huuu çeken, kahrolsun laiklik, kahrolsun kemalizm diye ağzından salyalar saçarak haykıranların hırsından olup bitiyor bütün bunlar. Bir ihbar etmeler, bir komplo teorileri, tam amerkanvari dalavereler dönüyor ki sormayın gitsin. Herkes dinleniyor. Kız kardeşimle konuşmam dinleniyor yahu. Telefonunuzda konuşurken ekole geliyorsa sesiniz, dinleniyorsunuz. Kız kardeşimle ekolu konuşuyorum. ' yaşındaki yeğenimle ekolu konuşuyorum. Çünkü devlet (hükümet) halkından korkuyor. Kendilerini tasvip etmeyen, onaylamayn insanları kanı bozuk diyebilecek kadar korkuyor ve tiksiniyor. PKKlılara yapılan muamele ile TSK komutanlarına yapılan muamele farkına varırsanız zaten sistemin nasıl artık iflas ettiğini görürsünüz. Ama bu millet hiç yılmadı, hiç yılmaz. Sabahtan beridir bir şarkı dolandı dilime. Her attığım adımda daha bir yere sağlam basmak geldi Edip akbayramın bu coşkulu dizelerinde: Çocuklar inanın inanın çocuklar / güzel günler göreceğiz güneşli günler / motorları maviliklere süreceğiz güzel günler göreceğiz güneşli günler...

26/02/2010 - 03:07

Arkadaşlar mevcut hükümet vergileri düşürüyormuş. Deniz tükendi, kum bittiği için o kadar çok şeye zam geldi ki. noterde 40TL'ye çıkartılan suret 128 TL oldu. Ev alım satımı %3 iken %3,3 yaptılar. Kadastral ofislerden 20TL'ye alınan haritalar önce 193, şimdi de 300 TL oldu. 40 sent'e ithal ettiğimiz benzin 2,6 usd oldu. yani satıp, sağıp peşkeş çekilen kurumlar, fabrikalar bankalar bitti (ANAP'ın son dönemleri hariç) hiçbir hükümetin aklına gelmeyen şeylerdi bu rantçılık ve vurgunculuk. Haa bir de şu zihniyeti kanıksattılar bize artık. "Adamlar çalıyor ama hizmet yapıyorlar kardeşim!" Niye çalıyorsun kardiiişimmm demezler mi adama. Askeriyeye akepe güdümlü saldıran savcı geçen gün TV8de şöyle diyordu: Her kesimde çürük adamalar olabilir, bu yargı da olabilir, asker de olabilir Ve ekledi: Başbakan da olsa, bakan da olsa, cumhurbaşkanı da olsa yargılanmalı. eee, seni tutan ne savcı bey. Dinlerken insanın yürü be koçum kim tutar sei diyesi geliyor amaaa ıı-ıh. Niye? Dokunulmazlık zırhları var çünkü. Ee tabi bilgisayar oyununda level atlayınca verilen dokunulmazlık gibi birşey herhalde. Başbakan RTE ve A.Gül (hala cumhurbaşkanı olarak görmüyorum çünkü orada emanet duruyor, onun tepesinde hala RTE var) kayıp tirilyon davasından suçlu bulundular. Necmettin Erbakan seçilemediği için hapse gitti ama evlatları onu affettirdiler yaşına hürmeten. Ona da amenna, yaşlı başlı adam. Peki Erbakan'ın suçlu bulunduğu davanın sanıklarından RTE ve A. Gül niye hapse girmedi? dokunulmazlık doğru cevap. İyi de bu dokunulmazlığı kaldıracağız diye vaatlerle gelen bir RTE hatırlıyorum. yanlış mı hatırlıyorum acaba? yoksa kıvırdılar mı? A. Gül'e dava açan sincan cumhuriyet savcısı nerede şimdi? adamı en doğuya en geri bölgelere attılardı zaten bin kere pişman olmuştur bu kadar dürüst ve onurlu olduğuna. Adam haklı bir dava açtı. A. Gül SUÇLU ve nedense askeriyeye gücü yeten, televizyonda demogoji yapan külhanbey, delikanlı, yağız delikanlı aman mana aslan parçası savcı bey neden tirilyonluk borcu varken maliyeye Unakıtan'ı yolsuzluktan içeri alamıyor Devlet malını peşkeş çekmekten içeri almıyor? Gerçi hırsıza kasa emanet edilir mi o da ayrı konu?, ayyuka çıktı mı kırdığı cevizler ve kontrolden çıkınca da mecburen kontrol edebileceği birini yani daha yeni üniversite mezunu bir çaylağı da maliye bakanı yaptı RTE; Kontrol edilmeyen güç, güç değildir felsefesinden yola çıkarak. ee tabi hep bana hep bana deyince olmaz tabi, iki bana iki sana, cık olmaz. bir sana bir bana, hah şimdi oldu paşam! Mal beyanı olayı kafama takıldı geçen gün bir de. RTE'nin 2 tirilyoncuğu varmış. Yazzzık yazık, canım benim kıyamam. Peki boğazda anasına danasına aldığı 2 adet 10ar milyon dolarlık villalardan niye bahsetmez de bilmem ne köyünce 250 m2 ve 10 dönüm 5-6 bin liralık mülkten bahseder. Peki bodrum yalıkavaktaki sit alanında aldıkları Emine Erdoğan adına alınan 500 dönüm (ki yakında imara açılacak) niye bahsetmezler. yalıkavakta hatırlatayım öyle bir konumda arsanın dönümü yaklaşık 650-750bin dolar. Yani arsanın değeri 325 -375milyon dolar. Kaça satın aldılar derseniz sessiz sedasız hazine satmıştır 500 bin TLye. Rant mı istiyorsunuz. Alın size rant. Ve buna da HIRSIZLIĞIN DANİSKASI denir. Bundan 6-7 yıl önce Alman başbakanına Türkiye'de maaşım çok düşük, geçinemiyorum sayın şiröööder diyen bir siyasetçinin alın teriyle milletin malını göz göre göre çalmasının hikayesidir. Nereden nereye! Dolmnuşum valla. Sonuna kadar sbırla okumayı başaran arkadaşların yanaklarından öperim.

18/03/2010 - 16:59

İlk görüşmemizde ne kadar ukala bir kız demiştim Ekim 2007'de senin için; kendinden emin ve ukalaydın ve bu çok yakışıyordu sana, tanıdıkça kanım ısınmıştı. Düğünümüzde gelin çiçeğini amansız bir mcadle sonucu ablamın elinden kapmıştın. O çiçekler eline ne kadar da yakışmıştı. Gel gör ki şimdi göğsünde açacak binlerce gelincik. Çevresindeki yardım etkinliklerinin en öndeki kişisiydin hep: İdealist, hırslı ve çalışkan yönün sana olan saygımı zirve yaptırmıştı. Son görüşmemizde ise yaptığın nefis ıspanaklı böreği yemiştik afiyetle geçen sene. Bir de yarım kalan monopoli oyunumuz vardı hafızamda en son seninle ilgili. Şimdiyse isminle müsemma oldum bizlere. Hülya oldun artık. Yol boyu araba kullanırken siyah beyaz bir film şeridinden seyrettim seninle kısa, kesik kesik ama bol kahkahalı arkadaşlığımızı. Katamaranda salsa denemen vardı ve limon dilimli soda ile sarhoş olan tek kızdın benim için. Sen, Ahu ve Gözde, nasıl doyasıya kahkahalara boğulmuştuk o gece. Güneş sanki daha bir hüzünlü doğdu bu sabah Bodrum'da. Hiç ağustos böceği de duymadım sabah beri. Belki bugünlük gözlerim kör, kulaklarım sağır olmayı seçti. Sensiz günlerimizin ilk günü bugün. Sonsuza dek sevgiyle haturlanacaksın, canım büyük baldızım cennet olsun mekanın...

HÜLYA YOLCUBAL'a ithafen

Binbir çiçeğin gölgesi düşmüş gözlerine,
Şarabi, pembe, beyaz ve mor begonvil batmış ellerine
Ve çimen bulaşığı ellerin göğsünde
Ardında ince bir kan sızısı yerde
...Sen gayrı hülyasın bize
Düşlerimiz gri
Bu aralar tatsızız
Telefonun yetim, öksüz, ağlamaklı
Hadi gel,
Gerçi güzeldir gittiğin yer
Bodrum sessiz, serin
Ya da boşver...

19/06/2010 - 10:40